Türkiye’nin en Büyük Biyografi ve Otobiyografi Sitesi

Karacaahmet Mezarlığı


Karacaahmet Mezarlığı

Tür: Sivil Mezarlık
Din: İslam
Açılış: 1377
Yüzölçümü :750.000 m2 (8.100.000 ft2)
Sorumlu: İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Defin sayısı: ± 2.000.000
Durum: Kullanımda
Özellikler: Türkiye'nin en büyük mezarlığı

Karacaahmet Mezarlığı, İstanbul'un Üsküdar ilçesinde yer alan İstanbul'un en büyük ve aynı zamanda en eski mezarlığıdır.

Günümüzde içinde bulunan yollarla ve Karacaahmet Sultan Dergâhı'nın da içinde bulunduğu alanla birlikte yaklaşık 750 dönümlük bir araziyi kaplayan mezarlık; Miskinler, Saraçlar Çeşmesi, Şehitlik, Musallâ ve Duvardibi adlı beş büyük bölgeye ayrılır. Mezarlık kuzeyde Tunusbağı'ndan güneyde İbrahimağa çayırına doğru eğimli bir arazi yapısına sahiptir. Seyitahmet deresi vadisi mezarlığın en çukur kısmını teşkil eder. Güneyinde İbrahimağa çayırının devamında, Karacaahmet Mezarlığı'ndan ayrı kabul edilen Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı yer almaktadır.

Birçok kuş türüne ev sahipliği yapan Karacaahmet Mezarlığı, başta servi olmak üzere çınar, meşe, defne, çitlembik gibi ağaçları ve çeşitli bitkileriyle bir orman görünümündedir. Park ve Bahçeler Müdürlüğü, mezarlık içerisinde bulunan 9 adet servi ağacını Anıt Ağaç statüsüne almıştır.

Karacaahmet Mezarlığı, 1917, 1940, 1956 ve 1974 tarihlerinde olmak üzere dört defa istimlak edilmiştir. Bu istimlaklerde, özellikle 1974'te Karayolları'nın istimlakı sırasında ciddi şekilde tahrip olmuştur.

Anadolu Yakası'nın en büyük yeşil alanlarından olan tarihi mezarlığın daha da fazla tahribata uğramasının önüne geçilmesi amacıyla, İstanbul Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun kararı gereğince Karacaahmet Mezarlığı, 1991 yılında doğal ve tarihi SİT alanı olarak ilan edilmiştir. Bu karara göre, mezarlık alanı, sadece ölü gömülmesi ve buna uygun donatı alanları oluşturulması amacıyla kullanılabilir ve mezarlık tam doluluğa ulaşıp, aktif mezarlık ömrünü tamamlasa dahi, hiçbir şekilde mezarlık kaldırılamaz, imara açılamaz veya park alanı olarak kullanılamaz.

Toplam defin sayısı, geçmişte kayıt tutulmadığı için kesin olarak bilinmemekte ama milyonlarla ifade edilmektedir. Zira, İstanbul Mezarlıklar Müdürlüğü'nün ölü kütüğü kayıtları, ancak 1937 senesinden sonra tutulmaya başlanmıştır.

Mezarlık adını, İstanbul'a Hacı Bektaşi Veli tarafından İslam dinini yaymak üzere gönderilen Karaca Ahmet'ten alır.

İlk olarak İstanbul'un Müslümanlar tarafından kuşatılması sırasında şehit olan askerlerin buraya gömüldüğü sanılmaktadır. Mezarlığın ilk tam olarak ne zaman kullanılmaya başlandığına dair kesin bir kanıt yoksa da, çoğu tarihçi Orhan Gazi'nin, Bizans idaresindeki Üsküdar'ı fethetmesinden sonra, bölgeye Türk halkın iskanı ile birlikte mezarlığın geliştiğine dair mutabık kalmıştır. Dolayısıyla mezarlığın oluşmaya başlaması, 14. yüzyıl ortasına denk gelmektedir.

Sultan I Murat döneminde Müslüman nüfusun artmasına paralel olarak genişlemeye başlayan mezarlık, 1453 yılındaki İstanbul'un fethi sonrasında daha da büyümüştür.

Karacaahmet'in resmen mezarlık haline getirilmesi 1582 senesinde, III Murat'ın annesi ve II Selim'in eşi Nurbanu Sultan'ın kendi arazisinden 124 dönümlük bir araziyi mezarlık olmak üzere ayırması ve buralara serviler diktirmesiyle olmuştur. Ayrıca, bu servi ağaçlarının muhafazası için 13 kişiyi korucu ve defin işleri için de 24 kişiyi mezarcı olarak tayin etmiştir.

Resmî kaynaklarda ismi ilk kez 1698 yılında Karacaahmet Sultan Mezarlığı olarak geçen mezarlığın, bir diğer ismi de 'Üsküdar Mekabir-i Müslimini' dir.

Başlangıçta boş, uçsuz bucaksız, temiz bir defin sahası olan bu mezarlık, yüzyıllarca İstanbul halkı tarafından hep tercih edilen bir yer olmuştur ve kurulduğu günden bu yana kesintisiz olarak hizmet vermektedir.

Karacaahmet'in tercih sebebi, Osmanlı halkı arasında Üsküdar'ın Asya kıtasının uzantısı olması ve dolayısıyla Mekke-Medine ile ilişkilendirilmesi sonucunda Kabe toprağı olduğuna dair inanıştır. Bu sebepten ötürü, Avrupa yakasında ölenlerin cenazeleri, yüzyıllar boyunca kayıklarla Üsküdar'a, Salacak iskelesine taşınmıştır.

Karacaahmet Mezarlığı, gerek Sünni, gerekse Alevi olmak üzere tüm İslam mezhepleri tarafından mübarek bir defin sahası olarak görüldüğünden, özel bir konuma sahiptir.

İranlılar mezarlığı olarak da bilinen Seyitahmet bölümü, Karacaahmet'in önemli bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Şii mezhebine mensup ölülerin defnine tahsis edilen alanın, 1850 tarihinden önce oluşturulduğu düşünülmektedir. Bu bölüm, aynı zamanda Türkiye'deki Caferilerin de ölülerini defnettikleri bir alandır. Bu bölümde defnedilen ünlü kişiler arasında Abdülbaki Gölpınarlı, Cem Karaca gibi isimler vardır.

Bir matem ayı olarak bilinen Muharrem ayının onuncu gününe denk gelen Aşure Günü, günümüzde hala Caferiler'in Karacaahmet Seyit Ahmet Deresi bölümünde bulunan İranlılar Mescidi'nde matem törenlerine ev sahipliği yapmaya devam etmektedir.

İstimlakler ve imar faaliyetleri öncesinde, Karacaahmet mezarlığı'nın başlangıç noktası geçmişte Menzilhane denilen, günümüzdeki Gündoğumu Caddesi'nin başı iken, bu nokta Cumhuriyet döneminde kuzeydeki Tunusbağı Caddesi nihayeti ve burada hâlen mevcut olan 1681 tarihli Hacı Faik Bey Çeşmesi olmuştur.

Karacaahmet Mezarlığı civarında ve içinde, Osmanlı döneminde tesis edilmiş 6 tekke ve namazgah, 3 cami, 7 çeşme, 2 okul, 1 hastane ve 1 kireçhane bulunmaktaydı. Ayrıca, sahipsiz ve eski mezarlardan toplanan kemiklerin muhafazası amacıyla bir kemik havuzu oluşturulmuştur, burası Havuz kapısı bölümü adıyla bilinmektedir.

Karacaahmet Mezarlığı hakkında birçok araştırma yapmış olan Prof. Dr. Süheyl Ünver, aslında bu kemik mahzenlerinin mezarlığın muhtelif bölgelerinde 3 adet olmak üzere Mimar Sinan'a yaptırıldığını ve bunlardan birisinin girişinin 'Miskinler Tekkesi' olarak da bilinen cüzzamhanenin yakınlarında olduğunu, ancak zamanla toprak altında kaldığından bugün yerinin belli olmadığını belirtmiştir.

Süheyl Ünver, mezarlığın yüzyıllar boyunca çok talep gören bir bölge olması dolayısıyla, bazı hayır sahibi kişiler tarafından, maddi durumu iyi olmayan halktan kişilerin kullanımına mahsus lahit mezarlar inşa ettirildiğini, defnedilen cenazelerin tamamen toprağa karışıp çürümesinden sonra kemik bakiyelerinin mezardan çıkarılmak suretiyle, bu kemik havuzları olarak bilinen mahzenlere yerleştirildiğini ve boşalan mezarlara yeni cenazelerin defnedildiğini aktarmıştır.

Bu da, kısıtlı bir alana nasıl milyonlarca defin yapıldığı hakkında fikir vermesi açısından önemlidir.

Mezarlık, Türk siyaset ve kültür hayatının önemli pek çok isminin mezarlarını barındırmaktadır. Şahideler ve lahitler değişik türlerdeki başlıklarıyla önemli bir sanat özelliği arz eder. Şahidelerin üzerindeki kitabeler eğer bir hattatın eliyle hazırlanmışsa sanat değeri taşımaktadır. Başlıklar mezarda yatan kişinin cinsiyeti, mesleği, rütbesi, sosyal mevkii, ailesi, felsefi ve dünya görüşü, ölüm şekli ve yaşadığı dönemle ilgili bilgiler verir. Bu özelliği ile şahideler birinci dereceden belge niteliği taşımaktadır. Ayrıca şahide ve lahitlerin üzerinde bulunan değişik motifler taş işçiliğinin şaheserleri kabul edilmektedir. Çiçek ve meyve motifleri, değişik bitki betimlemeleri en sık kullanılan motifler olmuştur. Mezarlık büyük tahribata uğramış ve paha biçilemez pek çok değerli şahide imha edilmiştir. Özellikle yeni gömü alanı elde etmek için yapılan tahribatlarda sayısız kıymetli şahide ve lahit yok edilmiştir. Mezarlıkta birçok ünlü yatmaktadır. Ancak büyük kısmının mezarları günümüze ulaşmamıştır.

Karacaahmet'te 16. yüzyıldan kalma mezar taşı hemen hemen yok gibidir. Yer yer 1698 sonrasına ait mezar taşları görülebilmektedir. Mevcut en eski mezar taşı Şeyh Hamdullah Efendi'ye ait olup 1520 tarihlidir. Geçmişten günümüze gelebilen eski taşların çoğunluğu 19. yüzyıla aittir.

19. yüzyıl başlarında, tahminen 1812 yılında İstanbul'u kasıp kavuran büyük veba salgını esnasında ölmüş olan birinin Karacaahmet'te bulunan mezar kitabesinde şu şiir bulunmaktadır:

Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi, Nazik tenime ansızın geldi, Veba vermedi hiç emn-ü aman.

Henüz on yaşında iken hayattan göçüp gitmiş bir çocuğun kitabesinde ise şunlar yazılıdır:

Olmadı bu âlemi süflî bana cây-i karar, Bir melektim âlemi lâhûte ettim intikal. Görmeyince gülşen-i fânîde anı rahatı, On yaşında mürg-ı ruhum eyledi tahrik-i bâl.

Nişancı Hamza Paşa'nın üstü kubbeli açık mozolesi, halk arasında yanlışlıkla “At mezarı” olarak bilinmektedir.

Mezarlıkta Osmanlı döneminde taş kapaklarla mezar odacığı şeklinde gömü ile veya tahta kapaklarla doğrudan toprağa gömme tarzında iki çeşit defin uygulanmıştır. Mükerrer defin olarak da bilinen, yakın akrabaların koyun koyuna, üst üste gömülmeleri ise daha çok baba-oğul ve anne-kız gibi aile üyeleri arasında yaygındı. Günümüzde de, aile mezarlıklarında mükerrer defin uygulaması devam etmektedir ve üst üste gömülebilmek için aradan 5 yıl geçmesi şartı aranmaktadır. Günümüzde inşa edilen mezarlar, betonarme lahit mezar tipinde olup, altı toprak bırakılarak taş kapak ve mezar odacıkları şeklinde inşa edilmekte ve bir mezar yeri, aynı aileden 3-4 kişiye üst üste gömülme imkânı vermektedir.